14 Ağustos 2011 Pazar

URANÜS VE NEPTÜNÜN KEŞFİ

İki yüz yıl kadar önce gök bilimciler tarafından tasarılması bile güç olan büyük uzaklıklardaki dev gezegenlerin varlıklarının bilinmemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bu gezegenler, eski gök bilimcilerin saptayabildikleri en uzak “gezgin yıldız” Satürn’ün ötesinde kaldıklarından uzun yıllar bilinmezliklerini korudular.

Eğer gözlemci tam olarak ne zaman, nereye bakacağını biliyorsa, Uranüs gökyüzünde çıplak gözle, iğne ucu kadar ufak bir ışık noktası gibi görülebilir. Ama bu ufacık görüntü sayısız yıldızın içinde kolayca gözden kaçabilir ve uzun yörüngesinde çok yavaş hareket ettiği için, ancak güçlü teleskoplar yardımıyla seçilebilir. Daha uzaktaki Neptün ise çıplak gözle görülemez. O halde bu çok uzak gezegenler nasıl keşfedilmiştir?
Gariptir ki, Uranüs bir rastlantı sonucu keşfedilmiştir. İngiltere’de, 1781 yılının ilkbaharında o zamanlar tanınmış bir gök bilimci olan William Herschel, ev yapısı teleskopuyla Gemini (İkizler) takım yıldızını inceliyordu. Bu arada, yakın yıldızlara hiç de benzemeyen değişik bir görüntü ile karşılaştı. Yıldızlar uzaklıkları ne olursa olsun, teleskopla bakıldığı zaman, hep iğne ucu kadar ufak bir ışık görüntüsü verirler. Oysa bu yeni görüntü, gezegene benzeyen belirgin bir disk biçimindeydi.
Gökyüzünün bu kesiminde bir gezegenin varlığı hiç umulmadığı için, Herschel yeni bir kuyruklu yıldıza rastladığını sanıyordu. Uzun çalışma yıllarından sonra, bu “kuyruklu yıldız”m, Satürn yörüngesinin arkasında, dairesel bir yörünge olduğunu meydana çıkardı. Ancak bu bulgular, birleştirildiği zaman Herschel, güneş sisteminin çok uzak ve hiç bilinmeyen bir gezegenini bulduğunu anladı. Başka gök bilimciler de bu sonucu kabul ettiler. Yeni gezegene mitolojide gökyüzü tanrısının adı olan Uranüs adı verildi.
Çok geçmeden Herschel ve öteki gözlemciler, bu yeni gezegenin yörüngesi üzerindeki hareketinde bir tuhaflık olduğunu fark ettiler. Yörüngesinde yavaş ve doğal bir biçimde hareket etmek yerine Uranüs, zaman zaman beklenenden çok daha yavaş hareket ediyor, bazen de belirli bir çekime yakalanmışçasına hızlanıyordu. Bilim adamları, bu durumda Uranüs’ten daha uzakta, henüz keşfedilmemiş bir başka gezegenin varlığını düşündüler.
İngiliz J.C. Adams ve Fransız Urbain J.J. Le Verrier adında iki gök bilimci, matematiksel olarak, Uranüs’ün hareketini etkileyecek bir yerçekimi gücünde ve henüz bilinmeyen bir gezegenin konumunu saptamak için araştırmaya koyuldular. Çalışmalarının sonucu gerçek anlamda bir başarı oldu. Güçlü teleskoplarla, bir gezegenin bulunması gereken yer incelendiğinde, Uranüs’den ötede, denizler tanrısı Neptün’ün adı verilen gezegen böylece keşfedildi.

Alıntı:http://www.genbilim.com/content/view/5301/85/



EN SON GAZETE NE ZAMAN BASILACAK

Amerika’da 2017'de, İngiltere’de 2019'da, Danimarka’da 2023'te, Japonya-Türkiye-Rusya’da 2036'da ve dünyada son gazetenin basımı 2040 olarak öngörülüyor.
Uluslararası haber-medya Pazarlama Birliği’nin (INMA) 80 ülkeyi kapsayan 2011 raporunda, mobil hayatın güçlenmesi gazeteleri olumsuz etkilediği belirtildi.

INMA’ya göre gazeteler Amerika’da 2017'de, İngiltere’de 2019'da, Danimarka’da 2023'te, Japonya-Türkiye-Rusya’da 2036'da ve dünyada son gazetenin basımı 2040 olarak öngörülüyor.
Habertürk gazetesi yazarı Yavuz Semerci’nin “Gazetelerin ömrü ne kadar” başlığıyla yayımlanan (10 Ağustos 2011) yazısı şöyle:

GAZETELERİN ÖMRÜ NE KADAR?
Gazeteciler arasındaki en popüler tartışma konularından birisi gazetelerin ömrünün ne kadar süreceğidir. Bu konuda ortak bir görüş olmamakla birlikte INMA (International Newsmedia Marketing Association) verilerini önemsiyorum.
Tüm dünyada dikkate alınan bu kurumun 2011 raporuna bakıyordum. İlginç tespitler var. Öncelikle 80 ülkeyi kapsayan bir araştırmada mobil hayatın güçlenmesinin gazetelere yönelik olumsuz etkisi gözler önüne seriliyor.
Raporda gazetelerin Apple, Google ve Microsoft gibi çok sert rakipleri olduğu vurgulanarak, “Şişeden online cini çıktı. Büyük gazetelerin o cini şişeye geri sokma şansları artık yok” deniliyor.
INMA araştırmasına göre 2011 ‘de yayıncıların 3 temel noktaya dikkat etmeleri gerekiyor.
Bunlardan ilki mobilite. Akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlar ve yeni uygulama alanlarıyla web uygulamaları tüketicilere sınırsız imkânlar sunuyor.
İkinci nokta ise sosyal medya. İnovasyon liderleri olarak kabul gören Facebook ve Twitter sosyal medya üzerinde hâkimiyetini sürdürürken, önümüzdeki süreçte bu alan yeni oyuncularla daha da büyüyecek.
Lokasyon ise 3'üncü nokta. Foursquare ve Google Places’ın önemi artıyor. Tüketiciye özel çözümler sunan bu tip yapılar daha da güçlenecek.
INMA’ya göre yeni medyaların kullanım nedenlerinden biri zaman. Hız konusunda ikinci plana düşen gazeteler için çıkış noktası pek görülmüyor.
İnsanlar artık fazla zaman harcamadan, daha spesifik konularda daha ucuza bilgi alıyorlar.
Yine rapora göre gazetelerin ömrünün bitişi ülkelere göre tarihleriyle şöyle: ABD: 2017, İngiltere: 2019, Danimarka: 2023, Japonya-Türkiye-Rusya: 2036 ve dünyada son gazetenin basımı 2040…
Bu tarihler elbette bire bir tutmayabilir. Bugünün gazete patronları markalarını yüzyıllar boyu sürdürecek nitelikte şekillendirebilir ama gazetelerinin çocuklarına ve torunlarına kalmayacağı açık…
Nitekim, yine aynı raporda G7 ülkelerinde (Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, ABD, Kanada ve Japonya) günlük satılan gazetelerin 1986 yılından bugüne sayısal verileri de yer alıyor. Özellikle 2000 yılından sonra günlük gazete satışları yüzde 15 düştü. Ve her geçen yıl düşüş artarak devam edecek. 


 Kaynak : ntvmsnbc.com  

8 Haziran 2011 Çarşamba

Son 10 yılın En Önemli On araştırması


Junk- DNA: Kalıtımın unutulan yanı
Genetikçiler uzun bir süre kalıtımımızın yüzde 1,5’uyla ilgilendiler daha çok. Yani proteinleri kotlayan genlerle. Geriye kalanlar sadece veri atığı olan “Junk (işlevsiz) DNA” idi. Fakat 2001 yılında insan genomunun çözülmesiyle aslında durumun farklı olduğu anlaşıldı. Çünkü diğer hayvan türleriyle yapılan karşılaştırmalar, Junk DNA’daki birçok bölümün evrim sürecinde neredeyse hiç değişmeden koruna geldiğini gösterdi. Ne var ki bu durum ancak söz konusu alanların organizma için önemli işlevlere sahip olmaları halinde açıklanabiliyordu. Bilim insanları son yıllarda her şeyden önce bu bölgelerin önemli ayar işlevlerini üstelenen RNA ürettiklerini buldular.

Kozmoloji: Evrendeki “karanlık” tarafın keşfedilmesi
Son on yılda evrenle ilgili bakış açımızı değiştiren önemli gelişmeler de yaşandı. Artık evrenin büyük bir ihtimalle üç bileşenden oluştuğunu biliyoruz: Normal madde, karanlık madde ve karanlık enerji. Bununla ilgili kanıtlar son yıllarda, daha kesin sonuçlar veren kozmik arka plan ışınımının (mikrodalga arka plan ışıması/CMB) ölçülmesiyle elde edildi. Bu ışınımının dağılımındaki minik oynamalar madde yoğunluğu ve ilk patlamadan kısa bir süre sonraki dağılım hakkında bilgiler veriyor.

Paleontoloji: Fosil biyomoleküller ilkel dönemlere giden kapıyı araladı
Paleontolojide geçmiş yaşamlara bakmak için kemik ve diğer fosillerden tamamen farklı olanaklar var. Bunlar, on binlerce yıl sonra bile yeniden canlandırılabilen DANN gibi biyomoleküller ve ilkel kemiklerdeki kolajenle ortaya çıktı. 21.yy’ın ilk on yılında bilim insanları mamutun, buz devri mağara ayısının ve Neandertal insanının DNA’sını yeniden oluşturdular. Dinozorların derilerinde milyonlarca yıl korunagelen renk pigmentleri sayesinde bu ilkel hayvanların deri ve tüy renkleri öğrenildi ve Tyrannosaurus’un derisindeki kolajen de dev sürüngenin biyolojisi hakkında çok değerli bilgiler verdi.

Güneş sistemi: Mars’ta suyun varlığı
Son on yılda gerçekleştirilen bir düzine Mars misyonuyla, Mars’ın bir zamanlar, doğayı biçimlendirecek hatta olasılıkla basit yaşamın oluşmasını sağlayacak kadar suya sahip olduğu açıkça kanıtlandı. Bu sulak dönem milyarca yıl geride kaldıysa da “Phönix” ve “Spirit” gibi Mars araçları, bugün bile yüzeyin altında sıvı suya ait izler bulunduğunu gösterdiler. Kızıl Gezegende bir zamanlar yaşamın bulunduğunu gösteren kanıtlar henüz yok ama bununla ilgili olasılıklar arttı.

Biyoteknoloji: Hücrelerin yeniden programlanması
Embriyonsal gelişim ve hücrelerin her şeyi yapabilen embriyonik kök hücreden uzmanlaşmış beden veya yumurta hücresine gidişi uzun bir süre tek yönlü olarak kaldı. Bir kez olgunlaştıktan sonra pluripotent duruma dönüş yolu kapanıyordu. Fakat artık bunun doğru olmadığı biliniyor. Bilim insanları farklı yöntemlerle yetişkin hücreleri geri programlayabiliyorlar. Uyarılmış pluripotent kök hücreleri (iPSC) tartışmalı embriyonik kök hücre kazanımını gereksiz kılarak, araştırmalarda olduğu kadar tıp alanında da yepyeni olanakların kapısını açtı.

Mikrobiyom: Yaşam alanı olarak insan
Bakteriler ve virüsler uzun bir zaman için tehlikeli enfeksiyon taşıyıcıları ya da en azından usandırıcı düşmanlar olarak kabul edildi. Ama bu bakış açısı son yıllarda özellikle de mikropların bedenimiz ve bağışıklık sistemi arasındaki ilişkileri inceleyen çok sayıda araştırmalarla tamamen değişti. Bedenimizdeki on hücreden biri bakteriyel, sadece sindirim sistemimizde bin çeşitten fazla bakteri türü yaşıyor. Metabolizmaları ve genleri bizimkilerle etkileşerek her şeyden önce enerji sarfiyatımız ve bağışıklık sistemi üzerinde etkili oluyorlar. Kalıtımımızda ise virüs benzeri oluşumların oranı yüzde sekiz civarında, virüs kökenli çok daha fazla bölümler var. Araştırmacılar insanı artık, mikrop ve insanın yakın ilişkisine dayanan bir süper organizma olarak görüyorlar.

Uzaktaki gezegenler: Çoğaldılar ve küçüldüler
2000 yılında güneş sistemimizin dışında sadece 26 gezegenin varlığı biliniyordu. Günümüzde ise bu sayı 500’ü aştı. Bu dönüm noktası gezegen araştırmalarında kullanılan yeni tekniklerin geliştirilmesiyle yaşandı. Daha önceleri sadece Doppler spektroskopu vardı ama astronomlar artık önünden geçen gezegen tarafından kısılan yıldız ışığını ölçen transit yöntemden yararlanıyorlar. Hatta uzaktaki gezegenlerin doğrudan görüntüleri bile var. Modern spetkrometrik analizlerle araştırmacılar artık sadece gezegenlerin kütlesini ve sıcaklığını değil atmosferlerinin bileşimini de daha iyi belirleyebiliyorlar. Bugüne kadar keşfedilen envai çeşit gezegen sistemi nedeniyle bu tür sistemlerin oluşumu ve gelişimiyle ilgili teorilerin yeniden yazılması gerektiği görüşü ortaya çıktı.

Metamalzemeler: Işık hilesi ve kamuflajlar
Kamuflajlar yoktur ve ışık sadece pozitif kırılma indilerini içine alabilir. Bunlar birkaç yıl öncesine kadar optik fiziğin kesin öğretileriydi. Amerikalı bilim insanları 2001 yılında ilk kez mikrodalgalar için negatif kırılma indisini gösteren bir malzeme geliştirdiler. Diğer araştırmacılar birkaç yıl sonra, ışığı, içindeki objeyi görünmez kılacak şekilde yönlendiren bir malzemenin teorik olarak geliştirilmesinin mümkün olduğunu öne sürdüler. Bu tür kamuflajlar, ilk önce mikrodalgalar için geliştirildi, ama artık kızılötesi ve görünür ışık için olanları da var.


İklim değişimi: Faktörler ortada ama önlem yok
İklim araştırmaları son on yıl içinde iklim değişimiyle ilgili faktörleri çok daha güvenli bir temel üzerine oturttular. Dünya durmadan ısınıyor, bunun nedeni insan kaynaklı sera gazı emisyonu ve bu gelişme doğal süreçlerle dengelenmeyecek. Bu üç ana noktayı bilim son yıllarda iyice açıklığa kavuşturdu. Ayrıca insan kaynaklı iklim değişiminin sanılandan çok daha hızlı bir şekilde okyanusları, kutup bölgelerini ve atmosferi etkilediği de ortaya çıktı. Siyasilerin ve devletlerin bu verileri reddetmeleri ise bilim insanları için beklenmedik bir durum oldu. Hâlâ “Post-Kyoto” gibi bir uluslararası bir iklim anlaşması yok görünürde. Üstelik de öngörülen iki derecelik sıcaklık artışı sınırının da artık yerine getirilemeyeceği anlaşılmasına rağmen.


İltihap: Kronik hastalıkların tetikleyicisi mi?
İltihabın, bedendeki iyileşme ve savunma süreci için pozitif bir yardımcı olduğu kabul edilen zamanlar aslında çok da eskiye uzanmaz. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen çok sayıda araştırmayla, iltihapların karanlık yüzü de ortaya çıktı: İltihaplar artık, kanserden Alzheimer, diyabet ve damar sertliğine kadar birçok kronik hastalığın tetikçileri olarak kabul ediliyor. Hattı bazı çalışmalarla iltihabın ve yardımcı maddelerinin zayıflatılması veya bloke edilmesiyle diyabet ve diğer hastalıkları iyileştirilebileceği de görüldü.
Derleyen: Nilgün Özbaşaran Dede (Cumhuriyet Bilim Teknik)

3 Haziran 2011 Cuma

Bezelye Kadar Kurbağa

Dünyanın en küçük kurbağalarından birisi, Microhyla nepenthicola, Borneo Adası’nın Malezya yağmur ormanları kesiminde keşfedildi. Bir yüzyıldan fazladır göz önünde olmasına karşın bu kurbağaların yeni bir tür olduğu ancak anlaşılabilmiş. Bazı müze koleksiyonlarında bile göze çarpmasına karşın Microhyla nepenthicola hep diğer türlerin genç hali sanılmış.
Malezyalı ve Alman bilim insanlarının ortak yürüttüğü çalışmada ayrı bir tür olduğu keşfedilen bu kurbağaların yetişkin erkek bireylerinin boyu 10,6-12,8 milimetre arasında değişiyor, ancak bir bezelye tanesi kadar. Bu kadar küçük bir şeyi yağmur ormanında bulmak da pek kolay değil. Görmek zor olduğundan başka bir yol bulmak gerekmiş. Bilim insanları bu kurbağaları güneş battığında başlayan şarkılarını dinleyerek takip edip incelemişler.

Microhyla nepenthicola’nın keşfini sağlayan araştırma, 18 ülkede devam eden, kayıp amfibileri bulmaya yönelik daha geniş bir projenin altında yer alıyor. On yıldan fazladır görülemeyen türlerin akıbetini öğrenmeye yönelik bu çalışmada aranan kurbağaları şu sayfada görebilirsiniz: http://www.conservation.org/campaigns/lost_frogs/Pages/search_for_lost_amphibians.aspx 

Derleyen: Özden Hanoğlu

31 Mayıs 2011 Salı

Kavaklardan Alınan İlham

Kavaklardan Alınan İlham
Çinli bilim insanları, çatıları soğuk tutmak için kavak ağacını örnek aldılar. Kavak ağacının yapraklarının üzerindeki tüylerin süper-hidrofobik ve oldukça yansıtıcı özelliklerinin bulunduğunu belirten araştırmacılar, bundan esinlenerek beyaz bir kaplama üretmeye çalıştıklarını söylüyorlar.
Bilim insanları, kavak yapraklarının altında, hem güneşten ısıyı hem de güneşten gelen ışığı yansıtan mikro fiberler olduğunu söylüyorlar. Güneşin doğrudan kavağa gelmesi durumunda ağacın yapraklarını ters çevirerek yaprakların içini aşırı sıcaktan koruduğunu ve böylece sıvı kaybını azalttığını ekliyorlar.
Çinli grup, çatılara güneş ışığı geldiğinde soğrulan ısıyı azaltabilmek amacıyla polimerlerden uzun, koruyucu ve içi boş fiber örtüler elde etmek için çalışıyor. Araştırmalarının sonucunu test etmek için bir malzemeyi diariletilen ile kapladıklarını ve bunun üzerini de ürettikleri film ile kapattıklarını belirten araştırmacılar bu malzemeyi daha sonra güneş ışığı altına bıraktıklarını anlatıyorlar. Diariletilen ısındığında renk değiştiren bir bileşik. Deneyin sonunda, üretilen polimer kavak yaprağının yüzeyindeki yapıya ne kadar çok benzerse diariletilen’in o kadar az renk değiştirdiğini gözlediklerini belirten araştırmacılar sonuçların ümit verici olmasına karşın ticari ürünün eldesi için henüz aşmaları gereken başka engeller olduğunu not ediyorlar. Üretilen polimer malzeme henüz yazın ev sahiplerinin soğutma masraflarını kısabilecek düzeyde değil çünkü devamlı sıcak, soğuk, rüzgar ve diğer hava koşullarına henüz dayanamıyor.
Araştırmacılar polimer üzerindeki çalışmalarına devam edeceklerini söylüyorlar. Amaçları daha dayanıklı bir şey elde etmek. Elde edilen malzemenin kullanımını başka alanlara kayabileceklerini de belirtiyorlar. Araştırmacılar aydınlatma alanına yönelebilecekleri gibi polimerin su geçirmez özelliği nedeniyle su yalıtımına da yönlenebileceklerini söylüyorlar.

Beyinden sözcükler görüntülendi

Washington Üniversitesi'nde görevli bilim isanları, elektrotlar kullanarak beyinde sözcüklerin oluştuğu bölgeyi ve oluşma sürecini tespit ettiklerini açıkladı.
Üniversitenin Nörobilim ve Teknoloji Araştırma Merkezi'nden Eric Leuthardt yönetimindeki ekip, sözkonusu bölgede henüz 40 kadar (İngilizce) sözcüğe ait sinyal farklılıklarını ayırt edebildi.
Araştırmaya her biri ileri düzeyde sara hastalığından mustarip dört hasta katıldı ve hastaların her birinin beynine 64 elektrot yerleştirildi. Araştırmanın amacı esasen bu hastalarda saranın neden ortaya çıktığını incelemekti. Ancak bilimciler o esnada beyinde sözcüklerin sinyallerini de tespit etti.
Keşif sayesinde ilerde örneğin konuşamayan hastaların sözcükleri seslendirebileceği dijital sistemler kurulabilecek.

Japonların çılgın projesi!

Shimizu adlı şirket Ay yüzeyini güneş panelleriyle kaplayarak dünyadaki tüm enerji ihtiyacını bu şekilde karşılamayı öneriyor.
Daily Mail'in haberine göre, yerleştirilen güneş panellerinin bakımının robotlar tarafından yapılması düşünülen projede enerjiyi lazer veya mikrodalga yoluyla Dünya'daki istasyonlara taşıyarak 13 bin teravatlık sürekli bir kaynak yaratılması hedefleniyor.
Şu ana kadar kurulması planlanan en büyük altyapı sisteminde Ay'ın aydınlık yüzünde 11 bin kilometre uzunluğunda ve 400 kilometre genişliğinde bir bant yer alacak. Yüzeyde de 20 kilometre genişliğinde antenler olacak.
Japonya, Mart ayında yaşanan deprem ve ardından yaşanan nükleer felaketlerin ardından alternatif enerji arayışına girmişti. Şimdilik projeye ne zaman başlanacağına ve ne kadar sürede bitirileceğine dair bir takvim açıklanmadı.

RADİKAL